AŞK
Aşkın eşsiz lezzeti, zamanın eleğinden süzülmüş bir hâl gibidir; ne aceleye gelir ne de bütünüyle kelâma sığar. O, gönlün derûnunda mayalanan bir şerbet misali, sabrın ateşiyle kaynar, hasretin rüzgârıyla berraklaşır. Âşık, bu lezzetin tadına daha niyet ederken dahi, kalbi titrek bir kandil gibi yanar; çünkü bilir ki aşk, talep edilenden ziyade talep edeni terbiye eden bir sırdır. Evvelâ edep gelir, sonra niyaz; evvelâ sükût, sonra söz. Zira her söz, gönül terazisinde tartılmadan dile düşerse, lezzeti kaçar, hikmeti solar, edep kaçar. Muhabbet kalbi terk eder.
Hasret, bu yolun çetin ama zarurî menzilidir. Hasret olmazsa kavuşmanın kıymeti bilinmez; gece olmadan seherin aydınlığı anlaşılmaz. Âşık, ayrılığın koyu gölgesinde yürürken, her adımda nefsini eksiltir, gönlünü çoğaltır. İşte bu noktada Mor Afrem’in diliyle söylemek gerekirse: Aşk, ateş ile çiyin aynı kalpte buluşmasıdır. Ateş yakar, çiy serinletir; biri sabırla, diğeri merhametle gelir. Âşığın gözyaşları boşuna değildir; o yaşlar, kalbin vaftizi gibi, içteki kiri yıkar, sevgiyi berrak kılar. Zira gözyaşı dökülmeyen gönül, ilahî sırra kapalı kalır.
Sabır, bu yürüyüşün asasıdır; vefa ise yoldaş. Sabırla bekleyen, bekleyişin kendisinde bir lütuf sakladığını fark eder. Beklemek, arzunun hoyratlığını törpüler, muhabbeti sükûnetle besler. Kalp, Ruh’un çalgısıdır; aceleyle çalınırsa ses bozulur, sükûtla beklenirse ilahî bir nağmeye dönüşür. İşte aşk, o nağmenin zamanla doğru sesi bulmasıdır.
Kavuşma anı ise, kelimelerin aczini ilan ettiği eştir. O demde zaman, kendi akışını unutmuşçasına durur; mekân, nefesini tutar. Âşık ile maşuk, iki ayrı beden iken tek bir hâle yaklaşır. Gözler konuşur, sükût şarkı söyler. Lâkin hikmeti burada fısıldar: Kavuşma bir son değil, emanetin ağırlaştığı andır. Sevgi, elde tutulacak bir mücevher değil; korunacak bir sırdır.
Kavuşmanın değeri, geçmişte çekilen zahmetle ölçülür. Gözyaşları, o anın mührüdür; çekilen çile, sevdanın senedidir. Gerçek kavuşma, yalnızca yan yana gelmekle değil, gönüllerin aynı rahmete yönelmesiyle kemâle erer. Âşık, kavuştuğu anda bile haddini bilir; çünkü aşk, sahip olmak değil, lütfa layık kalabilmektir.
Nihayetinde aşkın eşsiz lezzeti, bir menü gibi sunulmaz; bir sır gibi fısıldanır. Hasretle pişer, sabırla demlenir, gözyaşıyla arınır. Ve insan, bu arınmışlıkta kendini bulur: Yanan ama tükenmeyen bir kalbi, susan ama söyleyen bir sevgiyi. Ahmet Arif şöyle tanımlar: “Ve ben seni, dağlara yazılmış bir yemin gibi, yoksul ama onurlu, sert ama vazgeçmez bir sevdayla sevdim.”