Siverek'te bir halk kahramanı hikayesi; Ali Murat Bucak
Geçtiğimiz günlerde Balıklıgöl platosuna doğru yürürken içimde tuhaf bir sızı vardı. Araçlara kapatılmış, sahte beton kesme taşlarla döşenmiş o absürt kaldırımda ilerlerken çamura bulanmış yol, yalnızca ayakkabılarımı değil, ruhumu da kirletiyordu: ferahlık vermiyordu. Kadim Hz. İbrahim’in şehrinin bağrına saplanmış bir hançer gibi duruyordu o manzara. Güzelim, tarihiyle nefes alan şehrin merkezi, isteyerek bu kadar hoyrat, bu kadar ruhsuz bir ucubeye dönüştürülebilir miydi?
Ne bir yaşlının soluklanacağı bank vardı ne de bir hastanın oturup dinleneceği bir köşe… Çocukların neşeyle koşabileceği bir alan yoktu. Yaz sıcağında gölge olacak tek bir ağaç dahi yoktu. Betonun soğuk, çirkin sessizliği, şehrin kadim ruhunu boğuyordu.
Tam da bu düşüncelerle cebelleşirken, önümde yürüyen üç kişinin hararetli sohbetine istemeden kulak misafiri oldum. Konu belediye başkanıydı.
“Ali Murat Bucak Siverek’i şaha kaldırdı,” diyordu biri. Diğeri sözü devralıyordu: “Üç millet lokantası açtı. Millet karnını ucuza doyuruyor.. Fırat’tan borularla su getirdi. Millet berberinde ücretsiz tıraş var. Halk ekmek var. Spor kompleksi, gençlik merkezi var…”
Anlattıkça anlatıyorlardı. Tarihi ve turistik alanlarda yapılan çalışmalar… Firkan Tüysüz Stadı’nın genişletilmesi, yeni tribünler, idari bina… Kırsal mahallelere planlanan halı sahalar… İsmini sayamadıkları daha nice proje…
“Adam hizmeti şiar edinmiş,” dediler. “Halk adamı bu.”
Sözleri bitmedi, ben ise Gümrük Hanı’na vardım.
1563 yılında, Kanuni Sultan Süleyman devrinde Urfa Sancakbeyi Halhallı Behram Paşa tarafından yaptırılmış o tarih kokan mekânda menengiç kahvemi yudumlarken, biraz önceki yorgunluğumu ve içimdeki burukluğu dağıtmaya çalışıyordum. Taş duvarlar asırlık hikâyeler fısıldarken, çevremdeki yaşlı amcaların sohbeti yine aynı isme çıkıyordu: Ali Murat Bucak.
Merak ağır bastı. Yan masadaki amcalara döndüm, sordum.
“Gel de gözünle gör evlat,” dediler. “Siverek büyükşehirden güzel oldu. Ali Başkan gece gündüz halkın içinde. Çıkmıyor aramızdan. Sürekli çalışıyor.”
Biri söze girdi:
“Dün millet lokantasına gittim. 70 liraya tıka basa yedim. Çıktım, çay evinde çayımı içtim. Allah razı olsun Ali Başkandan…”
“Söyle bana sen Şanlıurfa’da 70 TL ye karnını tıka basa doyuracak bir lokanta var mı? Allah için doğruyu söyle…!”
Bir diğeri ekledi:
“Ekmek 5 lira. Dünyada bunun örneği yok.”
Konuşurken gözleri parlıyordu. O an fark ettim ki bir belediye başkanını asıl yücelten, kendi cümleleri değil; halkın dilindeki takdir ve şükürdür. Kendi reklamı değil, yaşlı bir amcanın samimi duasıdır.
Doğrusu, gözlerim doldu…
Çünkü bir yönetici için en büyük makam, gönüllerde kurulan tahttır. Halkın yere göğe sığdıramadığı bir isim olmak; afişlerle değil, vaatlerle değil, dokunan hizmetlerle mümkündür.
Garip gurebanın, fakir fukaranın gönlünü ısıtan işler, hizmetler… İnsan onurunu incitmeden sunulan sosyal destekler… İşte gerçek belediyecilik belki de budur.
Betonun soğuk yüzü ile halkın sıcak duası arasında yürüdüğüm o gün şunu düşündüm:
Bir şehir yalnızca kaldırımlarla değil, kalplerle de inşa edilir.
Ve bazen bir başkanı halk kahramanı yapan şey, ulaşılmaz olması değildir. Attığı imza değil; bir amcanın çayını yudumlarken ettiği içten “Allah razı olsun” duası ve çevresindekilerin amin diyerek onaylamasıyla olur. şahit oldum… Vesselam…