DİJİTAL DÜNYANIN BİZDEN ALDIKLARI

İnsanlık tarihinin en görkemli ve en kalabalık yalnızlık çağındayız. Bu çağın adı da “Dijital Dünya”. Bu çağın en güzel yanı, herkesin herkese çok yakın olabilmesi. Fakat bahsettiğim yakınlık, birinin gözlerinin içine bakacak türden bir yakınlık değil; birinin gözünden, görümcesiyle içtiği kahveyi göreceğimiz türden bir yakınlık. Maalesef, kahvenin kırk yıllık hatırı, kırk beğenili Instagram gönderisine bağlı hâle geldi. Peki, telefonlarımıza gömülü durumdayken hayatı, göz ucuyla izlemekten ne zaman vazgeçeceğiz? Çoğu insan, göz ucuyla izlediği bu hayatın, öldükten sonra da bir şekilde devam edeceği sanrısını yaşıyor. Oysa artık bu sanrıyı bir kenara bırakıp gerçeğin farkına varmamız gerekiyor: Öleceğiz ve bitecek. Hayatımız, dijital bir video oyunu değil ve tekrarı olmayacak. Maalesef tıklayabileceğimiz bir "kaydet" tuşu da yok. Bir daha yaşayamayacağımız, kendi hayatımızdan, geleceğimizden, hedeflerimizden bir haberken komşunun hayatı bir film senaryosu gibi ezberimizde. Bırakın hayatı, duygularımız bile çevrimiçi artık. Eskiden biri ağladığında, acısını derinden hissederdik. Şimdi, dostlarımız gözyaşlarını Instagram hikayesine atıyor. Filtreli bir yüzün arkasında kırık dökük ne varsa tahmin etmemiz bekleniyor. Geçen günlerde, bir arkadaşım Shakespeare’den bir alıntı yapıp “bazı yıkılışlar daha parlak kalkışların teşvikçisidir.” demiş. Üstüne bir de filtre koymuş. Canım arkadaşım, bari yıkılırken filtre koyma. Gerçekten yıkılmış hissediyorsan yıkılışına biraz sadakat göster. Her şey poz vermek mi? Eskiden insanlar yıkılmaktan, yalnız kalmaktan korkardı, şimdi yalnız kalmadığı halde yalnız hissediyor. Çünkü etrafımız fazlasıyla kalabalık fakat hepsi düşük pikselli. Gerçek bir omuza yaslanmak istiyorsun ama sana gönderilen pembe kalp emojisiyle idare etmen bekleniyor. Evet duygular küçüldü, emojilere sığdı. Halbuki duygular bu kadar basit değil. İnsan ilişkileri, birkaç sarı suratla sürdürülebilecek kadar yüzeysel olmamalı. İnsanlığımızı mı kaybettik? Bilmiyorum. Bir şeyleri kaybettik kaybetmesine ama asıl kaybettiğimiz şeyin ne olduğunu da unuttuk. Gerçekten gülmeyi, masalar başında kurulan yavaş ve derin muhabbetleri unuttuk. Suskun ama birlikte olmanın anlamını unuttuk. Yoldan geçen bir yüzü, durup anlamaya çalışmayı ise zaten hiç bilmiyorduk. Şimdiyse durmadan ilerliyoruz. Kolayca “kaydırarak” geçiyoruz. Hayatı da insanı da. Durmadan ve hızla ilerlemek elbette güzel lakin insanlık hızla taşınabilecek bir yük değildir. Merhamet ağırdır, anlayış zaman alır. Ve en önemlisi şefkat, yeni sürümle güncellenmez. Bunlar ruhumuzda sabit kalması gerekenlerdi. Ama biz o sabitleri sildiğimizde, geriye bize sadece titreşen telefonlar kaldı. İnsanlığımızı, tam anlamıyla kaybettik mi bilemiyorum ama insanlık çoktan çürümeye yüz tuttu. Ağır konuştuğumu, dijital dünyanın bize birçok faydalı şeyler verdiğini de düşünüyor olabilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız. Dijital dünya bize her şeyi verdi fakat önemli bir olguyu bariz bir şekilde eksiltti: gerçeklik. Ve insan, gerçeklik algısı olmadan ne yapsın? Dijital dünya, gerçeklik algımızı yitirmemize sebep oluyor. Gerçeklik algısının bozulması ise çoğu ruh sağlığı bozukluğunun temelinde yatan etmendir. Gerçi herkesin birbirine söylediği yalanlar o kadar çoğaldı ki gerçekliği kaybetmek artık şaşırtıcı bile değil; neredeyse norm hâline geldi. Modern dünyanın en büyük trajedisinin içindeyiz. Bilgi kirliliği, sosyal medya manipülasyonları ve sanal hayatlar arasında debelenirken gerçeğin ne olduğunu unutmamız normal. Büyük bir illüzyonun içinde kaybolmuş durumdayız. Yalan haberler, sahte dostluklar, gösteriş meraklıları… Gerçeklik nerede, kim bilir? Hayatın özünü yakalamak yerine sanal maskelerle oyalanıyoruz. Böylece hepimiz bu büyük oyunun figüranları hâline geliyoruz, gerçeklik ise herkesten önce sahneyi terk etti! Şimdi, gerçeklik algımızı bir tarafa bırakalım. Asıl soru şu; dijital dünyanın içinde biz ne kadar gerçeğiz? Kırk odalı şatonuzun kırkıncı odasında, kilitleyerek sakladığınız gerçek duygularınızla gerçek düşüncelerinizin ne kadarı yansıyor hayatınıza? Söylenmeyen neler var kuytularda? Hani kendinizden bile sakladığınız, bir sinir kriziyle ya da büyük bir acıyla yahut da muhteşem bir sevinçle kabuğunu çatlatıp ortalara dökülecek neler biriktiriyorsunuz içinizde? An’ı biraz daha güzel göstersin diye koyulan yeni nesil müzikler, mutsuzken verdiğimiz mutlu pozlar, üzerine düşünülmüş “spontane” anlar… Her şey televizyon dizisi gibi kurgulu. Ve bu kurgunun içinde yaşarken bırakın insanlığımızı, kendimizi bile kaybettik. Kaybettik ama kimse kaybolduğunun farkında değil. Çünkü ruh halini bilmediğiniz birinin nasıl olduğunu anlamanız sosyal medyada aktif olmasına bağlı. “Story attığına göre iyidir” diyorsunuz. Belki de adam içten içe çöküyor ama göremiyorsunuz. Evet işin kötüsü insan, insanı tanıyamaz hale geldi. Bir keder, bir mutsuzluk, bir acı artık manipüle edilemediği için viral olmuyor. Yalnızlık, estetik bir fonla süslenmediğinde kimsenin ilgisini çekmiyor. Bununla da kalmayıp sabah uyanır uyanmaz ekran aydınlatmasıyla gözümüzü açıyor, sabah kahvaltısından önce bildirim kontrol ediyoruz. Sevgilimizden önce Twitter’a sarılıyoruz ve ailemizden çok algoritma görüyor bizi değil mi? Şimdi itiraf etmenin vakti geldi. Tüm bunlara rağmen bütün bu “paylaşımalar” içinde kendimizi hiç bu kadar ifade edilmemiş hissetmedik. Sonra da diyoruz ki “insanlık nereye gidiyor?” Vallahi gitti. Hem de konum bildirmeden. Sessizce gitti. Şimdi sorunun cevabına gelecek olursam; evet sevgili okur, dijital dünya insanlığımızı alıp götürdü. Hem de biz kendi ellerimizle verdik. Peki, tüm bu olumsuzlukları nasıl düzeltebiliriz? Galiba ben bu sorunun cevabını biliyorum. Bir gün “telefondan başımı kaldıramıyorum” diye şikâyet etmediğimizde, bildirim sesi yerine kalp atışı duyduğumuzda insanlığımızı da geri buluruz. Fakat her şeyden önce ekranlara değil kendine bakmayı öğrenmen gerek. O da “yükleniyor...”.
Yeter FIRATHAN

Yeter FIRATHAN

YAZAR

1 yazı